MERAK ETTİKLERİNİZ

BLOG 1
Bir bebeği güldürmek için çabalarken farkında olmadan, onun sorgulama aşamasından geçeriz. Kim bu yabancı diye bakan gözleri bizi süzerken, onu bin bir şaklabanlıkla güldürmeye çalışır sonra da kendimizi, çemberimizin içine dahil etmeyi başardığımız gülümsemesini seyrederken buluruz. İnatla durup, seyrek kaşlarını bize çatmış olanları bile bir yerde dayanamaz kapılır cazibemize. Zaman geçer ve ilk sözcükler çıkar ağızdan. Babıldamalar geçtikten sonra ilk bilinçli cümlemiz ‘Bu Ne’ olur. Aslında bizim sorgulamamız, bir şeyleri anlamaya çalışmamız çok küçük yaşlarda başlar. Önce etrafımızı anlamlandırmaya, en yakınlarımızı öğrenmeye çalışırız. Sonra kendi kabuğumuzla tanışır, kendimizle alakalı sınırları öğreniriz. Bizden başka kimsenin gücü yetmez bu sınırları aşmaya. Biz zamanın ayak seslerini dinlemeye bırakmışken kendimizi bir bakarız ki dünyayı, evreni anlamaya çalışıyoruz… Bu sonsuz çaba böyle sürüp giderken, bir gün çok sıradan bir konuşmada ya da bir yerde içeceğimizi yudumlarken, belki de bir yazıyı okurken aklımıza mıh gibi düşer o soru…

Sahi ben kimim?

Sürekli bir yolculuk halindeyiz. Bazen bir yerden bir yere koştururken, şehir değiştirirken, kıtalar aşarken ya da hiçbir şey yapmazken zaman içinde yolculuk halindeyiz. Aklımızdan geçenler, yanımızdan geçenler ve yanından geçtiklerimiz hepsi bizi biz yapanlar ama yine de eksik bir şeyler hissederiz. Sürekli yaptığımız bu yolculuklar bir türlü gitmek istediğimiz yere götürmez bizi. Bir noktada kırılır aitlik duygumuz, bir hüzün çöker zamansız üstümüze çünkü biz bir tek kendi içimizdeki yolculuğa çıkmayız. Daha biz etrafımızı anlamlandırmaya çalışırken derinden çekilmiş bir offf, baştan savrulma verilmiş bir cevap ya da sorgulamanın yanlış bir şey olduğunu düşündürüp, küçümseyici bakışlarla taçlandırılmış ‘sen bunu bilmiyor musun?’ cümlesi kırar tüm hevesimizi. Biz ben olma çabasıyla savaşlar verirken hayat tüm ihtişamıyla, gösterişli rengarenk haliyle durur karşımızda. Bu varoluşsal sorgulamamızı zamanı gelince indirmek için kaldırdığımız o raftan, eline vurulmuş bir çocuk gibi çekeriz. İnsanları iyi tanıyan, iyi gözlemleyen, başarıdan başarıya koşan ama sabah uyanıp yüzünü yıkadıktan sonra karşılaştığı bir çift göze yabancı olan birine dönüşürüz. Çoğumuz farkında bile değildir kendisine yabancı olduğunun. Kabuğunu bilmenin yeterli olacağına, içini bilmenin gerek kalmadığına ikna olmuşuzdur bir kere. Derinlerde keşfedilmeyi bekleyen gerçek ben ara ara sessizliğini bozup patlayan bir yanardağın sıcaklığıyla içimizi kavurup sonra soğuyup küser gibi kaskatı yıllarca kalıyor. Biz bu sıcaklıktan koşar adımlarla kaçarken aslında kendimizi tanımaktan kaçtığımızı bilmez, öylece uzaklaşıyoruz.

İçimizde ki ‘ben’i tanımaya vakit kalmazken, tanıdığımız insanlardan bahsediyoruz. Bir şeye üzüldüğümüzde en kolay yolu seçip kendimizi üzüntümüze bırakırken bizim için değerli olan birinin hayatında kötü giden bir şey olsa tüm benliğimizle düzelmesi için mücadele ediyoruz. Öyleyse biz sevdiğimiz insanlardan daha mı az seviyoruz kendimizi, daha mı az tanıyoruz?

Sevgi ruhumuzun öncelikli ihtiyacıdır. Önce kedimizi tanıyıp, kendimizi sevmeli. Biz bilirsek ruhumuzun ihtiyaçlarını, eğer ağzımızdan dökülenler hayallerimizden dökülenlerle aynı yoldaysa her şey daha kolay olur.