Yasın tanımını yapmak için yeterli cümleleri kurmakta zorlanıyorum… Belki de önce neye yas dediğimizden başlamalıyız. Yas sadece bir kişinin kaybı demek değildir. Aynı zamanda bir şehirden ayrılmak, bir ilişkinin bitmesi ya da bizim için değerli olan bir nesnenin artık olmaması yas süreci olarak sayılabilir. Sevdiğimiz birini kaybettikten sonra yaşadığımız boşlukta, birinin yokluğu kadar, bizim kimliğimizin sarsılması da vardır. Çünkü etrafımızdaki kişiler sadece dışarıda değillerdir, onlar aynı zamanda bizden ve bizi biz yapan bir parçadır. Öyleyse sevdiğimiz bu nesneyi (ki bu belirtiğim gibi insan, bir yer, nesne olabilir) hayatımızdaki herhangi bir nesne olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Bu şey aynı zamanda alışkanlıklarımızın, gelecekle ilgili tasarılarımızın, bizim kendimizi algılama biçimimizin bir parçasıdır. Kaybettiğimiz parçanın sancısı anıların kapladığı yeri işaret eder. Bu durumda anılar oluşturduğumuz birini kaybettiğimizde, bir parçamızı da kaybetmiş oluruz demek yerinde olacaktır.
“Yas, başkalarını sevme cesaretimizin ödediği bedeldir.”
Irvin Yalom.
Yası, birini fiziksel olarak kaybetme durumu üzerinden inceleyelim. Yalom’a göre birini kaybetmek, varoluşsal anlamda bir sorgulama oluşturur. Ona göre bizler kaybımızdan sonra kendi varlığımızı da hatırlarız. Ölüm’ü farketmek, onun bizim için de var olduğunu bilmek, bizi, bizimle alakalı bir yolculuğa sokar. Heidegger de ölüm hakkındaki düşünceleri ile Yalom’u desteklemektedir.
Ölüm, yalnızca başkalarının başına gelen biyolojik olay değil, insanın kendi sonluluğunu fark etmesidir. Bir başkasının ölümü bize kendi ölümlülüğümüzü de gösterir.
Heidegger
Yas’ı kavramsallaştırabilmek adına bir metafor üzerinden anlatmak istiyorum. Bizim için değerli olan, anılarımızın biriktiği, alıştığımız dokuda bir hırka düşünelim. Bir gün uyanıyoruz ve hırka delinmiş. Üstümüze giydiğimiz ilk anlardan itibaren aklımız o deliktedir. Bir yanımız deliğin hiç açılmamasını dilerken diğer tarafımız yokluğuyla yüzleşmek zorundadır. Yas yaşayan kişide de hırkada olduğu gibi bir delik oluşur (bu metaforda hırka ruhtur). Bizim için önemli birinin kaybı büyük bir delik açar ruhumuzda, der Lacan. Ona göre, yas, biraz da bu deliğin etrafında yeniden bir dünya kurma çabasıdır. Yani yas, o delinmiş hırkayı kabullenebilmektir denilebilir. Hırka bizim bildiğimiz hırkadır ama bir o kadar da artık bizim bildiğimiz gibi değildir. Sonunda bizim yine de onunla yaşamayı öğrenmemiz gerekir.
Öğrenme süreçlerimiz ise hepimiz için başka şekilde ilerler (Kübler-Ross’un yas modeli) kimimiz o deliği inkar eder, deliğin gerçekliğini kabul etmekte zorlanır, yokmuş gibi yaparız. Kimimiz öfkenlenir hırkanın üzerinde oluşmuş deliğe, bazen hırka hakkında konuşanlara, bazen de kendimize kızarız. Kimimiz bir pazarlık halindeyizdir. Keşke daha dikkatli olsaydım da bu yaşanmasaydı deriz. Kimimiz bu durumun depresyonunu yaşar üzülür, içimize kapanır hatta çaresiz hissederiz. Ya da o deliği kabul eder yaşamımıza öyle devam ederiz. Tabii tüm bu evreleri yaşarken biz, hırkanın delindiğinden bahsedebilmemiz, hırkada açılan deliği kavradığımız anlamına gelmez. Hırkaya kattığımız anlamı da kaybetmiş oluruz. Tıpkı bu hırkada açılan delik gibi birinin öldüğünü söylemek de, eğer kaybettiğimiz kişinin içimizdeki temsilini göremiyorsak, ölümü anladığımız anlamına gelmez.
Freud’a göre yas, sevdiğimiz birinin ya da bizim için önemli bir şeyin kaybından sonra başlayan ruhsal bir süreçtir. Sevdiğimiz kişiye (kaybettiğimiz nesneye) güçlü bir yatırım yaparız. Freud’a göre bu yatırım libidinal yatırım’dır (1). Sevgimiz, beklentilerimiz, onunla kurduğumuz hayaller, alışkanlıklarımız ve daha fazlası kaybettiğimiz kişiyle bağlantılıdır ve tüm bunlar onun da hayatta olmasıyla ilişkilidir. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde gerçeklik (Freud buna da gerçeklik sınaması der) bize o artık yok der ama ruhsal dünyamız bunu hemen kabul edemez. Elimiz telefona gider, dilimizde hala ikameti vardır, ‘olsaydı’ kısmına biz daha varamadan aniden yokluğu gelir ve biz sarsılırız. Freud’a göre yasın acısı tam olarak bu kabul edememe durumundan gelir.
Yas devam ederken içimizde, hayat da devam ediyordur. Nesne kaybını (2) kabul etmekle beraber, kaybettiğimiz kişiyle olan anılarımız ve beklentilerimiz tekrar tekrar canlanır. Bu da bizim her seferinde kaybettiğimizin farkına varmamıza ve kaybı tekrar yaşamamıza neden olur. Yaşadığımız bu süreci Freud, yas çalışması (3) olarak değerlendirir. Zamanla, kaybedilen kişinin fiziksel olarak var olmadığı gerçeğini ruhsal olarak da kabul etmeye başlarız. Böylece kaybedilen kişiye bağlı olan ruhsal enerjimiz yavaş yavaş serbestleşir ve biz yeniden hayatımıza yatırım yapabiliriz.
Freud’un yas ve melankoli (1917) makalesinde geçen Melankoli kavramından da bahsetmek isterim. Yas ile beraber çalışmalara dahil olmuş ancak tam olarak hak ettiği değeri görememiş ve literatürde hak ettiği yeri bulamamış melankoli kavramını tıp literatüründeki ilk sistematik kullanımını Hipokrat M.Ö. 400 civarına (yaklaşık 2400 yıl öncesine) yapmıştır. Hipokrat’a göre “Melankoli” kavramı iki kelimenin birleşmesiyle türetilmiştir.
melas = siyah
chole = safra.
Melankolinin ilk tanımlarından birini ise Abraham yapmıştır. Melankoliyi, kaybedilen ya da sevgi ilişkisi bozulan bir nesneyle kurulan çatışmalı ilişki üzerinden açıklamıştır. Bu durumda kişi birine hem sevgi hem de öfke duyabilir. Eğer ilişkide güçlü bir ambivalans (4) varsa, yani sevgiyle nefret iç içeyse, kayıp olduğunda yas daha karmaşık hâle gelir. Bu çatışma da süreç içinde melankoliye zemin hazırlayabilir. Abraham için melankolinin merkezinde yalnızca kayıp yoktur, kaybedilen kişiye yönelik sevgi ve öfkenin aynı anda bulunması vardır. Abraham, Freud ve Klein gibi yas çalışan kuramcılara da önülük etmiştir. Freud kayba yönelik öfkenin, kayıpla beraber bir parçasının gömüldüğünü, diğer parçasının ise kişinin içinde tutulup benliğe yansıdığını belirtir. Bu durumda öfke artık dışarıda değil içeridedir ve içeriden, kendiliğe gelmektedir.
Biraz önce değindiğim Freud’un melankoli ile iligili yorumunu biraz daha açmak isterim. Freud için Melankoli’de yastan farklı bir şey olur. Kaybedilen nesneden çekilen libido başka bir şeye yönelmez, egonun içine geri çekilir. Orada kaybedilen kişiyle bir özdeşim (5) kurulur. Freud’a göre “Nesnenin gölgesi egonun üzerine düşer.” Yani kişi bir anlamda kaybettiği kişiyi kendi benliğinin içine alır. Böylece kaybedilen kişiye yönelik öfke, hayal kırıklığı veya suçlamalar da kişinin kendisine (içine) yönelmeye başlayabilir. Freud bu yüzden melankolide nesne kaybının bir ego kaybına dönüştüğünü söyler. Kayıpla kurulan özdeşimden dolayı kişi kaybı kendi benliğinde bir eksilme gibi deneyimler. Özetle melankolide, sevilen kişiyle özdeşim yapılması, kayıptan sonra yapılan yatırımın geri çekilmesiyle melankolide egoya geri döner. Kaybedilen kişi benliğin artık içindedir.
“Nesnenin gölgesi egonun üzerine düşer”
Freud- Yas ve Melankoli
Zannımca yas yaşarken delik hırkada, melankolideyse delik kişinin kendisinde gibi hissettirir demek yerinde olacaktır. Yani yasta kişi daha net şekilde birini kaybettiğini ve hayatında bir boşluk olduğunu görebilir. Bir bakıma yası tutulan kişi dışarıdadır. Melankolideyse kaybın yarattığı duygular (suçluluk, öfke, hayal kırıklıkları..) kişinin kendiliğine yöneliktir. Yani yası tutulan kişi kendilikte eksik hissettirir. Freud’un özet cümlesinde ise her şey çok nettir.
“Yasta dünya fakir ve boş olmuştur,
melankolide ise böyle olan egonun kendisidir.”
Freud - Yas ve Melankoli-
Nesne ilişkileri açısından değerlendirdiğimizde yası sadece birini kaybetmek değil, kayıpla kurduğumuz içsel ilişkinin yeniden düzenlenmesi olarak inceleriz. Etrafımızdaki kişiler yalnızca dışarıda değil aynı zamanda minyatür halleriyle içimizdedir. Onların temsilleri (içsel nesneler) benliğimizin parçası haline gelir. İçsel temsilden kast edilen şey Klein’a göre, birinin zihnimizde bıraktığı içsel imgedir. Mesela eşini kaybetmiş kişi sadece eşini kaybetmez. Eşinin ona hissettirmiş olduğu (eşi hep değerli hissettirmiş olsun) değerlilik hissini de kaybeder. Nesne ilişkilerinde buna kabaca içsel nesne ya da nesne temsili denir. Kaybedilen kişi bizim için kimdi? Bize kim gibi hissettirirdi? vs. soruların cevabına bağlı olarak oluşturulabilir.
Bu bakış açısıyla değerlendirdiğimizde de, birini kaybettiğimizde sadece o kişiyi fiziksel olarak kaybetmemiş aynı zamanda onun bizde ki anlamını, hayatımızda kapladığı yeri, belki de en önemlisi onun yanındayken olduğumuz halimizi de kaybetmiş oluruz, yorumunu eklemek yerinde olacaktır. Yas sürecinde bir tarafımız onun yokluğuyla baş etmeye çalışırken diğer tarafımız onunla içimizdeki ilişkisini nasıl sürdürebileceğimize odaklanır. Yasla beraber yaşamımızın erken dönemlerindeki kaybetme, terk edilme, sevilen nesneye zarar verme gibi korkular yeniden harekete geçebilir. Bu nedenle yas sırasında yalnızca bugünkü kişiyi değil, geçmişteki bütün kayıplarımızı da bir miktar yeniden yaşayabiliriz. Bir noktada baş edemediğimiz hırkanın üzerindeki delik değildir de, o güne kadar zarar görmüş tüm an’larımızın, o an’a hücum etmesidir.
Sağlıklı yas sürecinde bizler kaybettiğimiz kişinin içsel dünyamızda yeni bir yere yerleşmesini bekleriz. O hırkanın bizim için neyi temsil ettiğini, kiminle ilişkimizi taşıdığını ve hırkayla beraber biriktirdiğimiz anıların içimizde nasıl yaşamaya devam ettiğini görüp hırkayla bağımızı yeniden kurarız. Bu durum Klein açısından depresif konumun (6) yeniden yaşanmasıyla ilişkilidir.
Bir diğer değinmek istediğim kişi Lacan. Lacan’da biz “kim olduğumuzu” tamamen kendi kendimize anlamlandıramayız. Öteki’nin (7) bakışıyla, bizimle konuşmasıyla, verdiği değerle anlarız. Eğer gülen gözlerle bakılırsa, herhalde sevimli biriyizidir diye düşünürüz. Eğer öfkeyle bakılırsa aslında biz insanları kızdıran, kızılacak biriyizdir. Bu durumda biz Öteki’nin bakışında kimliğimizden izler buluruz. Eğer biz kendimizi bir ev gibi düşünürsek, kolonlarımız etrafımızdaki insanlardır. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde evin kolonlarından biri zarar görür. Yas sürecinde ya da yasın getirdiği depresif duygu durumundayken içimizde bu kolonlardan biri de hasar görmüş olur.
Eğer kimliğimizin bir bölümünü Öteki üzerine kurduysak, Öteki’nin artık bizi arzulamadığına inandığımızda yalnızca aramızdaki bağı kaybetmiş olmayız. İlişkiyle beraber bizi tanımlayan şeyi de kaybetmiş oluruz. Öteki'nin artık bizi arzulamadığına ve arzusunu başka bir yere yönelttiğine ikna olduğumuz andan itibaren kendiliğimizden bir parça kaybetmiş oluruz. Örnek olarak eş kaybından bahsettmiştim. Bu durumda Lacan’a göre, eğer ben biri için değerli olan bir ben değilsem.. ben artık kimim? sorusu çıkar. “Ben kimim?”… Bu cümlede kimliğimizdeki Ötekiyle edinilen yer sarsılır.
“İnsanın arzusu, Öteki’nin arzusudur”
Lacan
Buraya kadar özetleyecek olursak, Öteki'nin Arzusu (8) (mesela baba tarafından başarılı olunca sevildiğini hisseden çocuk) zamanla kendilik algısına (başarılıysam sevilirim) dönüşür. Öteki’nin arzusu yalnızca ötekine ait değildir, ötekinin kendisi hakkında oluşturduğu kimliktir aynı zamanda. Kimliğin sarsılması da zamanla depresif belirtirilere neden olabilir. Örneğin size sevildiğinizi hissettiren birini kaybettiniz. Bu kayıpla beraber sevildiğinize dair histe dağılır. Diyelim ki arkadaşlarınızla ilişkilerinizin bozulduğu bir evredesiniz. Sevgisizlik hissi tekrar deneyimlendiğinde ve diğer tekrar eden tüm sevgisizlik durumlarında, depresyona bir adım daha yaklaşılabilir. Diğer bir örnekte ise terk edilen birinden bahsedebiliriz. Terk edilme yalnızca ilişkinin bitmesi değildir. Kişi eğer kendiliğini sevilen biri olarak o ilişki üzerinden kurduysa, terk edilme durumu sadece ‘ilişki bitti’ den ziyade kişinin ilişki yaşanmaya değer biri olmama inanınca dönebilir.
Son olarak Winnicott’tın bakışından değerlendirmek istiyorum. Winnicott bebek ile bakım veren arasındaki ilişkinin ruhsal iyilik hali üzerinde bir etkinin olduğundan bahseder (9). Klein içsel temsillere bakarken, Winnicott daha çok bebeğe nasıl bakım verildiği ile ilgilenmiştir.
“Depresif konum tam olarak kurulmuşsa, kayba verilen tepki yas ya da üzüntüdür. Depresif konumda bir ölçüde başarısızlık varsa, kaybın sonucu depresyondur.”
Winicott’ın burada demek istediğini bakarsak önce depresif konumdan ne olarak bahsettiğine değinmek gerekir. ‘Depresif konum’ dan ilk bahseden kişi Klein olmuştur. Klein’a göre bebek anneden bakım gördüğünde anneyi ‘iyi’ olarak tanımlarken, ona sınır çizen anne ‘kötü’dür. Zamanla bebek bu iki zıt duyguyu aynı kişiye hissettiğini anlar. Önceden sadece kötü nesnenin ona zarar vereceğinden endişelenen bebek artık öfkesiyle beraber ben iyi olana, kötü olana hissettiğim duygularla zarar verdim mi diye kaygılanmaya başlar. Burada bebek duygularla zarar verme ve kaybetme korkusu taşıdığı iyi nesneyi onarma’ya başlar. Bir süre sonra saldırgan duygularının bakım verenini yok etmediğini görünce, hem sevgiyi hem de öfkeyi aynı kişiye karşı taşımaya başlar.
Winnicott için de depresif konum iyi ve kötü olanın aynı yerde konumlanabilmesidir. Fakat Klein’dan farklı olarak çocuğun iç dünyasında yaşadıklarından çok (anneye saldırgan fanteziler) Çocuğun bu alanda konumlanması için çevredikilerin ne yapabileceğidir. Çocuk (yeterince iyi) anneye sadırıyor fakat anne hala orada olmaya devam ediyordur. Böylece çocuğun düşüncesi bana ne olacaktan, sana ne yaptıma geçer. Yasta ise süreç benzer şekilde artık olmayan birini onu tamamen yok etmeden içeride taşıyabilmektir.
Yaşamın erken dönemlerinde Öteki’nin bir sebepten dolayı kaybı (hastalık, terk, ölüm..), ile karşı karşıya kalan çocuklar, bu kayıpla bir şekilde ilişkili olup olmadıkları ikilemini içlerinde taşırlar. Gerçekten de ötekinin ortadan kaybolması, Öteki’ye suçluluğu yüklemeyi zorlaştırır. Tek çözüm, öznenin bu suçu kendi üzerine almasıdır (Verhaeghe, 2004, s. 288).
Peki Sonuç?
Öncelikle yas herkes için başka deneyimlenir. Yas çalışılacak kişiyi belli kalıplara sokmadan ilk yapmamız gereken şey onu sadece dinlemektir. Çünkü “yas tutan kişi şöyle hisseder, şu aşamalardan geçer” şeklindeki beklentiler, karşımızdaki kişinin kendine özgü yasını görmemizi engelleyebilir. Özellikle terapist olarak hazır taslakları, gidiş yollarını bir kenara bırakıp karşımdaki kişinin kendi hikâyesinin ortaya çıkarmasına yardımcı olamaya çalışırdım.
Eğer karşımızdaki kişi bir belirsizlik içindeyse, ne yaşadığını anlamlandıramıyorsa onunla birlikte bu süreci kavramaya çalışırız. Yasın aşamalarından bahsetsek bile bu sürecin ‘biricik’liğine değinip herkes için farklı deneyimlendiğine vurgulayıp, karşımızdaki kişinin kalıplar içinde ki yerini bulmasını sağlayabiliriz. Böylece yasın sürecini, onun üzerinde ki gelecek yatırımını, beklentilerini, yasın kişi üzerinde ki işlevselliğini yani değindiğimiz gibi o kişiden sonra ‘ben kimim’ sorusunu karşımızda değerlendirebiliriz.
Lacan yas süreciyle baş etmek için onun simgesel olarak çalışılması gerektiğine değinir. Cenaze töreni, ritüeller, kaybedilen kişi ve onunla ilgili anılar hakkında konuşabilmek bu bağlamda önemlidir. Lacan’ın daha önce de değindiğimiz bakış açısına göre birini kaybettiğimizde bir delik oluşurdu içimizde. Delik hiçbir zaman kaybolmaz ancak simgesel olarak çalışılmasıyla beraber açılan deliğin çevresinde anlam kurulmaya başalanır. Lacan, yas ritüellerini bu nedenle yalnızca gelenek olarak değil, kayıp karşısında Simgesel’in devreye girmesi olarak görür. Çünkü delikle beraber bir anlamsızlık oluşurken ritüellerle beraber kayıp için yeni bir yer belirlenir ve yeni anlamlar oluşturulur.
Yas, süreç içinde çözümlenmez derindeki ilişki görülmez ve çalışılmazsa bir süre sonra kişi (belki de hissettiği baskıdan) dolayı toparlanmış gibi görünebilir. Ancak temelde olan Öteki ile ilişki değerlendirilmediği için sürekli tekrar eden bir döngünün içinde kalır. Lacan’ın gözünden farkında olmadığımız ve şekillendirmediğimiz deliğin içine düşmek gibi düşünebilir, ya da Verhaeghe’nin “Döner kapı olgusu” burası için örneklendirilebilir. Kişi döner bir kapıya girdiğinde çıkıyor gibi olur ancak aynı yere tekrar geri döner. Verhaeghe, eğer yalnızca semptomu ortadan kaldırmaya odaklanılırsa ve kişinin Öteki’yle kurduğu temel ilişki yapısı değiştirilmezse, benzer belirtilerle geri gelebileceğini söyler. Delik kapanmamış olabilir ama artık bütün dikkati kendine çekmiyordur.
Son olarak hatırlatmakta fayda gördüğüm bir şey var… Aslında yaşamın içinde vardır kayıp. Yaşamak ancak ölüm olduğunda anlamlıdır. Bizler kayıp olmasaydı yaşamı anlamlandıramazdık.
Bir insanın sevgisi veya acısı,
yalnızca dışarıdan görülebilen davranışlarla ölçülebilir mi?
Camus-Yabancı
Yazar'dan Notlar:
1. Libidinal yatırım, Freud’da ruhsal enerjinin bir kişiye, ilişkiye ya da nesneye bağlanması demektir. Yani sevdiğin birine sadece duygu beslemezsin; beklentilerini, özlemini, dikkatini ve geleceğe dair birçok düşünceni de ona bağlarsın. Freud buna o kişiye yapılan libidinal yatırım der.
2. Sevilen birinin kaybından bahseder.
3. Freud bu kavramı özellikle “Yas ve Melankoli” (Trauer und Melancholie) makalesinde kullanır. Metin 1915’te yazılmış, 1917’de yayımlanmıştır.
4. Ambivalans: Aynı kişiye, nesneye ya da duruma karşı birbirine zıt duyguları aynı anda taşımak.
5. Freud’a göre özdeşim yalnızca birini sevmek değil aynı zamanda sevdiği kişiden bir parçayı kendi benliğinden bir parça haline getirmek demektir.
6.Yaklaşık 4–6. aydan sonra, özellikle 6. ay civarında, depresif konum öne çıkar. Bebek artık “iyi anne” ve “kötü anne”yi giderek aynı kişi olarak algılamaya başlar. Böylece kendi öfkesi ve saldırgan fantezileriyle sevdiği nesneye zarar vermiş olabileceği, onu kaybedebileceği korkusu ortaya çıkar. Bununla beraber suçluluk, kayıp korkusu ve onarım isteği gelişir.
7.Lacan’da “Öteki” (büyük Öteki) tek bir kişi demek değildir. Daha çok, öznenin içine doğduğu dil, kurallar, anlamlar, beklentiler ve toplumsal düzenin bütünüdür. Freud’da özdeşim, başkasından bir şeyi benliğe almak; Lacan’da ise benliğin zaten baştan itibaren bir başkasının/imgenin üzerinden kurulmasıdır. Bkz. Ayna Evresi.
8. Kişinin kendisini başkasının bakışı üzerinden nerede konumlandırdığıdır.
9.Tüzün, O., & Sayar, K. (2006). Bağlanma kuramı ve psikopatoloji. Düşünen Adam, 19(1), 24-39.
